MİDİLLİ TÜRKMENLERİ
Ege Adaları’na Türklerin ilk akınları Aydınoğlu ve Karasi donanmalarıyla yapıldıysa da bunlar korsanlıktan öteye gitmedi. Fetih amaçlı ilk teşebbüs 2.Murat zamanında 1449 da Balta Oğlu kumandasında bir Osmanlı donanmasıyla yapıldı.
O zamana kadar Meriç nehri ağzındaki Enez kalesiyle Midilli, Limoni, İmroz, Semendirek ve Taşoz adaları “Gattilusio” isimli bir Cenevizli ailenin hakimiyeti altında idi.
İstanbul’un fethinden sonra boğazlara tamamen hakim olan Osmanlı donanması Ege denizinde de hakimiyetini arttırmak için 1456 da İmroz, Taşoz, Semendirek ve Limni adalarını da ele geçirdiler.
Midilli adası 1461 e kadar bu Cenevizli ailenin hakimiyetinde kaldı. Ancak adanın bir korsan yatağı haline gelmesi, bunların Anadolu sahillerine ve gelip geçen tüccar gemilerine zarar vermeleri Osmanlı Devletinin deniz güvenliğini zedelediği için Sultan Fatih büyük veziri Mehmet Paşa’yı güçlü bir donanma ile Midilli adasını fethe memur etti.
Kendisi de kuvvetli bir kara ordusu ile Bursa’dan gelip Balıkesir üzerinden geçerek Midilli adasının tam karşısında bulunan Ayazmend’e (bugün Altınova) gelmiş, askerlerini buradan Midilli’ye geçirmişti.
1462 sonbaharında yirmi yedi gün süren bir direnmeden sonra buradaki kale düşmüş, ada tamamen Türkler tarafından feth edilmişti.
Sultan Fatih adanın ele geçirilmesinden sonra burada köklü değişiklikler yaptı. Direnişte bulunanların bir kısmını sürdü, paralı askerleri öldürttü, tarımla uğraşan yerli halkı “cizye”ye bağlıyarak orada bıraktı.Ve hemen adayı İslamlaştırmak için Türklerin yerleşimine açtı.Anadolu’da konup göçmekte olan bazı Türkmen gruplarını Midilli adasına getirtip iskân ettirdi.
Midilli adası gerek limanları, gerek Anadolu sahiline yakınlığı, gerek ormanlarıyla Ege denizine hakimiyeti ve zenginliği bakımından çok önemli bir konumdaydı.
Fatih’in Akdeniz’e hakim olma düşüncesinin gerçekleşmesi için daha büyük gemilere, daha güçlü donanmalara , tersanelere ve denizcilik malzemelerine ihtiyaç vardı.Fatih Sultan Mehmet bunun için daha önce Osmanlı donanmasının kurulmasında ve İstanbul’un fethinde çalışmış olan Kazdağı Türkmenlerinin bir grubunu da Midilli adasına geçirerek onları buradaki ormanları bakımı ve kereste üretimi için görevlendirdi.
Midilli Adası “Cezair-i Bahr-i Sefid Eyaleti”ne bağlı idi. Farklı konumundan ötürü gerek Kanuni döneminde gerek diğer padişahlar dönemlerinde yayınlanan “Kanunname-i Liva-i Cezire-i Midilli” kanunnameleriyle vergi ve yönetim açısından belli bir statü içinde ele alındı.
Bu kanunnameler incelendiğinde Midilli adasında İslam ve Hrıstiyan ahalinin birlikte yaşadıkları, İslam ahalinin küçük de olsa bir vergi indiriminin bulunduğu ve adada incir, peynir, peksimet, at, katır, sığır, koyun, yün, zeytin, tuz, bal, mum, zift katranı, çeltik (pirinç), pembe (pamuk), bostan, şıra üretildiği ve ihraç ettikleri anlaşılmaktadır.
Özellikle gemi yapımı için kereste ve gemi bakım için (kalfatlama) zift katranı üretimi adada iskân edilmiş olan orman işçisi Tahtacı Türkmenler tarafından yapılmış olması gerekir.
Yıllar, yüzyıllar geçer buraya yerleştirilen Türkmenler Anadolu’da tamamen unutulur gider. Kendileri ile ilgili Midilli adasına ait şeriye sicilleri ve tapu tahrirlerinden başka yerde bir kayda rastlanmaz.
Midilli Adası’ ndaki Türkmenler’le ilgili Osmanlı Arşivlerinde rastladığımız az sayıda kayıtlardan bazıları şunlardır:
Midilli’de de bütün fethedilen, yani Türklere “açılan” yerlerde yapıldığı gibi iskân edilen Müslümanların dini hayatı da düşünülmüş, ve hemen adet olduğu üzere buraya muhafız olarak yerleştirilen askerlerin bağlı oldukları tarikata ait tekkeler kurulmuş..
İslam tarikatları içinde savaşçı olan tek tarikat “Bektaşilik” olduğundan bütün ordu; “yeniçeri”, “sipahi”, ve diğer grupları hep Bektaşî tarikatına mensup idi. Midilli’de de ilk kurulan dergâh “İbrahim Baba” zaviyesi idi.
“Midilli’de Kesleki nahiyesi Ayasu karyesinde İbrahim Baba Zaviyesi Bektaşîlere meşrut olduğu halde,yakınındaki Mevlevî Zaviyesi Şeyhi hilâf-ı şart kendi zaviyesine kalb ettirerek Bektaşî fukarası meydanları hâlî ve muattal kaldığından ref’iyle şûrûtu mucibince tevcihi..”
Yukarıdaki belgeden anlaşılacağı üzere İbrahim Baba Zaviyesi sahipsiz kaldığından Mevlevîler el koymuş. Zaviyelerine sahip çıkamayan, bir ihtimal o çevrede oturmayan Bektaşîler buraya giremeyince, meydan açıp, çerağ uyandırıp “Ayin-i Cem” yapamayınca şikâyet etmişler, belgeye göre zaviyelerini geri almışlar.
“Midilli Adası’nda Kalonya kazasındaki dağlarda tahta kesen “İfraz-ı Zülkadiriye” reayalarundan bazılarını baş aşağı asarak tekaliften fazla ve zorla otuzar kuruş alındığı..”
Bu belgeden anlaşılacağı üzere Midilli Türkmenlerinin “İfraz-ı Zülkadiriye”ye mensuptur. Fatih’in Çukurova bölgesini aldıktan sonra büyük Zülkadiriye grubundan ayırıp Midilli’ye yerleştirdiği Türkmenlerdendir.
Fakat zulmün böylesi.? Devlet-i Âlî Osman’ın en başarısız olduğu devlet düzeni “vergilendirmeler” dir. Hiçbir şekilde vergi adaletini sağlayamamıştı. Her eyalete göre ayrı bir vergi toplama düzeni olduğu gibi genelde vergi toplama işi birilerine ihale edilir, bu kimse vergi alınacak bölgedeki tahmini olarak belirlenen vergi miktarını önceden devlete öder, kendisi de usulen bu vergi üzerine çok küçük bir miktar koyarak halktan vergiyi toplardı. Fakat bu uygulama genelde keyfi olur, devlet güçlerini yanına alan vergi toplayıcılar (mültezimler) vergi mükelleflerini zulmen adeta soyarlardı. Bu belgede de böyle bir zalimlik görülüyor. Haksız olarak fazla para almak için zavallı korumasız Türkmenleri baş aşağı asıp dövmüşler..
Kayıtlarda gene Midilli Adası’nda Molova kazasında bir İskender Baba Zaviyesi , Kutb-ul Arifîn Sarı Baba zaviyesi gibi Bektaşî zaviyeleri de geçmektedir.
1821 de başlayan “Yunan İhtilâli” ne Midilli Rumları da katılınca buradaki dirlik ve düzeni korum maksadıyla beş yüz Türkmen askerinin Balya Voyvodası Hacı Yakup Ağa idaresinde gönderildiğini görüyoruz. Bunlar herhalde bugünde o çevrede yaşayan “Çepniler” olsa gerek.
Midilli Adası’nda orman işçiliği, tahtacılık ile geçinen Türkmenlerin 1911 e kadar henüz iskân edilmedikleri, ancak bu tarihte Peropli Çiftliğinde iskân kılındıkları anlaşılıyor.
Midilli Türkmenleri Anadolu’ ya bu son iskân yerinden gelmiş olmalılar.
15 Mayıs 1919 da İzmir’e asker çıkarıp işgal eden Yunan ordusu 22 Ağustos 1922 başlayan “Büyük Taarruz” sonunda 30 Ağustosta kesin olarak yenilerek 18 Eylül 1922 de Erdek’te son kurşunlarını atıp Anadolu’dan ayrıldı.
1Eylül 1922 de artık yenildiğini ve Anadolu’daki maceralarının sona erdiğine inanan Yunan ordusu her tarafı yakıp yıkarak çekilmeğe başladılar.
İşgal altında kalmış olan Anadolu’nun batı bölgesindeki Hrıstiyan ahali işgal günlerinde Türklere yaptıklarının intikamından korkarak çekilen Yunan ordusu ile beraber Yunanistan’a kaçtılar.
Yunanistan’ın her tarafı sayıları bir buçuk milyonu bulan bu mültecilerle doldu. Yunan devleti uzun süren harpten dolayı her bakımdan tükenmişti. Harp yıllarında gençlerin tamamı silah altında olduğundan tarım üretimi tamamen durmuştu Halk açlık sınırında yaşıyordu. Bir de bu beklenmedik sayıdaki muhacırların gelişi her şeyi alt üst etmişti.
Lozan görüşmeleri başlar başlamaz(20 Kasım 1922) Yunan heyeti başkanı Türk heyeti başkanı İsmet Paşa’ya (İnönü) “Vatandaşlarınızı ne zaman geri alacaksınız?” diye sordu. “Hiç bir zaman.” Cevabını aldı. Türkler; Hrıstiyan ahalinin Anadolu topraklarını terk etmiş olmasını “Allah’ın bir lütfu” olarak gördüğünden Yunan heyetinin yaptığı “Anadolu’nun harp yapılmamış diğer bölgelerinde yaşayan yerli Hrıstiyan ahali(Rum) ile Adalarda ve Trakya’da yaşayan Türklerin değişimi(mübadelesi) önerisini memnuniyetle karşıladı.
30 Ocak 1923 de “Yunanistan ve Türk Halklarının Mübadelesine İlişkin Protokol” imzalandı.
Bu protokol çerçevesinde Türk gemileri Anadolu limanlarından Hrıstiyanları alıp Yunanistan limanlarına götürdüler, geri gelirken de buralarda toplanan İslam ahaliyi alıp Türkiye’ye getirdiler. Bu tarihte eşi benzeri görülmemiş olan insan değişimine “mübadele”, gelenlere “MÜBADİL” denildi.
Gelenlerin sayısı beklenenin çok üzerinde oldu.Binlerce aile Türkiye'nin çeşitli limanlarına çıkarıldılar.İskan yeri olarak belirlenen bütün şehir ve kasabalarda kurulan iskân komisyonları daha önce tespit edilmiş olan,Anadolu’yu terk etmiş olan yerli Hristiyanların “emlak-ı metruke” denilen ev,dükkan ve arazileri bu gelen “mübadillere” dağıtıldı.Ayni şekilde buradan gidenlere de Yunanistan’da onların mülkleri dağıtıldı.
Burhaniye’ye Midilli’den mübadil gelen 952 hane içinde 30 hane de Türkmen ailenin bulunması hemen dikkati çekti. Bunlar giyimleriyle diğer mübadillere pek benzemiyorlardı. Midilli’den gelen bu Türkmenler özellikle diğerlerine göre çok temiz Türkçe konuşuyorlardı.
Mübadillerin büyük kısmı isimleri ve dinleri dışında Türkçelerini büyük ölçüde unutmuşlar, kendi aralarında Helence konuşuyorlardı. Midilli’den gelen Türkmenler ise hemen hemen hiç Yunanca bilmiyordu. Sadece ticari ilişkileri dolayısıyla erkeklerin bazıları biraz Yunanca konuşabiliyor, kadınlar ise hiç bilmiyorlardı.
Midilli Türkmenleri’nin giysileri tamamen Anadolu Çepni ve Tahtacı oymaklarının giysilerine benziyordu. Özellikle Türkmen kadınlar giyim bakımından adadaki Hrıstiyanlara benzememek için son derece inat etmişler, özen göstermişlerdi. Ne de olsa onlar “adayı feth edenlerin” soyumdan geliyorlardı. Onlar “TÜRKMEN”diler
Yunanistan’dan gelen diğer “mübadiller”in pek çoğu İslam oldukları halde Hrıstiyan bayramları olan paskalyaları geldikleri yerlerdeki eski Hrıstiyan komşularından edindikleri adetler üzerine kutluyorlar,”yumurtalı ekmekler” yapıyorlardı. Ama Midilli’den gelen Türkmenler Alevi idi ve hiçbir Hrıstiyan inanç motifi ve adetinden asırlar boyu etkilenmemişlerdi. Yüzlerce yıl önce nasıl gittilerse öyle kalmışlardı. Kendi ifadeleriyle Midilli’de “yörük olarak” yaşamışlardı.
Yunanistan’da Midilli’de bir Alevi grubunun olabileceği kimsenin aklına gelmediğinden bu mübadil Türkmenler herkesi şaşırtmıştı. Midilli’den gelen Türkmenler Burhaniye’de Reşit köye yerleştirildiler.1930 lu yılların sonlarına kadar Reşit köy de kalan mübadil Türkmenler tarlaları yapılmakta olan barajın suları altında kalacağını öğrenince kendilerine yeni bir yerleşim yeri aramaya başladılar. İstimlak bedellerini aldıktan sonra içlerinden birkaç kişi giderek İzmir-Buca sınırları içinde bulunan 4000 dönümlük bir çiftlik satın aldılar. Önce Midilli’den gelen bu otuz haneden on hane bu çiftliğe yerleşerek burada “Gökdere” köyünü kurdular.
Kalanları: Burhaniye, Pelitköy, Tahtacı köye göçtüler. Sonra buralardaki ailelerden bazıları daha Gökdere köyüne gittiler. Gökdere’ye yerleşenlerin bir kısmı zaman içinde İzmir Alsancak , Narlıdere’ye gelip yerleştiler.
İlk geldikleri zamanlarda Midilli Türkmenleri arasında halk bilim açısından son derece önemli olabilecek herhangi bir araştırma yapılmamıştır. Bugün sağ olan bir kaç ikinci kuşak da dedelerinden, nenelerinden duydukları bazı şeyleri hatırlaya bilmektedirler.
Bütün sosyal yaşayışları, kültürleri, gelenek ve görenekleri Anadolu Tahtacılarından farklı olmadığını söyleyen bu ikinci kuşak Türkmenler uzun zamandan beri oynanmadığından unutulan bir zeybek oyunları olduğunu söylemektedirler. Bu oyunun Anadolu zeybek oyunlarına göre çok daha kıvrak oynandığını söylemektedirler.
Aydın Ayhan'ın Makalesi.




(0%)


